Birkaç yıl önce bu isimde bir film izledim. Oturduğumuz sokakta müzisyen olmadığı için size bu filmi anlatacağım.
Konu: Müzik ve Hayat; müzisyen ve çalgıcı arasındaki fark. Filmi izleyene kadar ben bu ayrımın farkında değildim. Sadece dinlediğim müzikle ilgilenir; hoşuma giden, kulağımı okşayanı benimser, sezgilerimi kullanarak kötü olanı da bir kenara atardım. Ben, müzisyen olmayı bırakın müzik aleti bile çalamam. Madem öyle, bunu anlatmak sana mı düştü diyebilirsiniz. Müzik beni aşar, ama hayatla bağlantısı herkes gibi beni de ilgilendiriyor. Bu film ikisi arasındaki ilişkiyi gösteren en iyi ürün. Aynı isimde bir de kitap olduğunu çok sonra keşfettim. Diyaloglar kitaptan alıntı. Gelelim filmimize:
17. yüzyılda geçiyor. Viyola sanatçısı Saint-Colombe ile öğrencisi Marais esas kahramanlar. Sanatçının iki kızı var. Onlar da viyola çalıyor. Saint-Colombe çok sevdiği karısını kaybettikten sonra taşrada inzivaya çekiliyor, ders vererek geçinmeye çalışıyor, kızlarını tek başına yetiştiriyor.
Viyola sanatındaki ustalığını duyan kral saraya gelmesi ve bestelerini ona çalması için adamlarını gönderiyor. Sanatçı bu isteği reddediyor, kendisine bu isteğin emir olduğu hatırlatılıyor, gene reddediyor. Kral bunu hazmedemiyor, adamlarını tekrar yolluyor. Adamlarla Saint- Colombe arasında geçen konuşmalar şöyle :
Saraylı (Perukalı, süslü püslü, tepeden bakan bir adam düşünün):
-Antik çağın müzisyenleri ve şairleri şöhretten hoşlanırlar , imparatorlar onları huzurlarından uzak tutarsa gözyaşı dökerlerdi . Siz, adınızı hindilerin, tavukların, küçük balıkların arkasında saklıyorsunuz. Tanrının size bahşettiği yeteneği toza toprağa ve gururlu bir yoksulluğa gizliyorsunuz. Şöhretiniz kralımız ve sarayı tarafından duyuldu, öyleyse çuha elbiselerinizi yakıp onun size sunduğu hizmetleri kabul ederek kendinize bukleli peruka yaptırtmanızın zamanı geldi. Eski çamlar bardak oldu artık ve....
(Saraylı konuşurken etrafta tavuklar , kazlar dolaşıyor , bir taraftan tiksintiyle bakıyor.)
Saint-Colombe (Gururlu, kimseye aldırmayan bir yüz ifadesiyle, dimdik durarak konuşuyor.):
-Asıl modası geçen benim beyler! Yüce kralımıza teşekkür ediniz. Ben onun bana teklif ettiği altınların yerine ellerimin üstüne batan güneşin ışığını tercih ederim. Bukleli perukalarınızı değil , kendi çuha giysilerimi tercih ederim. Kralın kemanları yerine kendi tavuklarımı, sizlere kendi domuzlarımı tercih ederim.
Saraylı:
-Tahta kulübenizin dibindeki küçük fare gibi kuruyup kalacak, kimse tarafından tanınmadan ölüp gideceksiniz.
Saint-Colombe :
-Sizin sarayınız bir kulübeden daha küçük, oradaki kuru kalabalık bir kişiden daha azdır benim gözümde. (Müthiş bir replik , daha iyi anlatılamaz.)
Der ve herkesi kovalar. Yıllar geçer, kızlar büyür. Saraydan bir müzisyenin tavsiyesiyle yoksul ve yetenekli bir genç sanatçıdan ders almak ister. Bu genç filmin diğer kahramanı Marais'tir. Genç Marais öğrenci olarak kabul edilmek için bir parça çalar, sanatçı reddeder. Marais nedenini öğrenmek ister. Saint-Colombe, '' Çalgı çalıyorsunuz, ama müzisyen değilsiniz '' der. Sanatçı karşısındaki delikanlının yetenekli olduğunun farkındadır, buna rağmen müzisyen olmak için gereken derinliğe sahip olmadığını hisseder. Müziği şöhret edinip saraya kapağı atmak için kullanacağını sezer. Haklıdır. Delikanlının biricik amacı müzisyen olmaktan çok, babası gibi ayakkabıcı olmamaktır.
Kızlarının ısrarına dayanamayarak onu öğrenci olarak kabul eder. Viyola sanatının bütün inceliklerini öğretir. Genç Marais birgün kralın kilisesinde çalar, Saint-Colombe bunu duyunca çıldırır, gencin viyolasını parçalar, önüne altın fırlatıp '' Mösyö bir çalgı nedir bilirmisiniz? Çalgı aleti müzik demek değildir. Kralın önünde soytarılık etmek için bir sirk atı alacak kadar paranız var artık '' der. Ve evinden kovar.
Büyük kız çok üzülür , gence aşık olmuştur , ona gizli gizli işin inceliklerini öğretmeye devam eder. Genç Marais artık bir saray çalgıcısı olmuştur. Büyük kızdan öğreneceği bir şey kalmayınca onu terkeder. Tatlı bir hayatla geçen yıllardan sonra ustasının sözlerini kavrar. Pişmanlık içinde ustasının kapısını çalar. Ondan son bir ders daha rica eder. Saint-Colombe '' İlk ders desek nasıl olur '' der . '' Bu iş zordur, müzik en kısa deyişle, sözle ifade edemediklerinizi dile getirmeniz içindir. Bu anlamda insana özgü değildir. Öyleyse kral için yapılmadığını da anlamış olmalısınız " diye devam eder. Ona ilk ve son dersini verir. Film burada biter. (Bu arada trajik bir olay olur. Büyük kız aşkını yıllarca unutamaz, hastalanıp yatağa düşünce, babasından Marais ' in onun için bestelediği parçayı çalmasını rica eder, baba öfkelenir, çalmayı reddeder, Marais gelir, çalar ve gider, Marais'in yıllar önce hediye ettiği ayakkabının bağıyla kız kendini asar. Yaşamını böyle bir adam için kuruttuğu için kendine hınçlanır, üzülür , üzüntüsünü kaldıramaz.)
Marais büyük kızla olan aşkını ve hayatını da müzikten ne anlıyorsa öyle yaşamıştır. Kendisini müzisyen zannetme yanılgısı içinde, çalgıcı olarak kalmış, onu büyük bir aşkla seven kadının mahvına sebep olmuştur.
Film 17. Yüzyılda geçse de günümüzde de pek bir şey değişmedi sanki. Konu müzikle olduğu kadar hayatın nasıl yaşandığıyla da ilgili. İkisi birbirini etkiliyor, neredeyse aynı biçimde gerçekleşiyor. Buradan çağdaş kadın-erkek ilişkilerine gelirsek, sorunlarımızın kaynağı kadın-erkek olma halinin ötesine uzanıyor sanırım; müzikde olduğu gibi müzisyen / çalgıcı olma durumuna bağlanabilir. Müzisyen ruhuna sahipsek, karşımızda yetenekli ve birtakım hesapları olan bir çalgıcı varsa ve biz ikisini birbirinden ayıramıyorsak; acı çekmemiz kaçınılmaz. Kendimize karşı tarafsız olup daha ileri gidersek; çalgıcı ruhuna sahip olduğumuz halde kendimizi müzisyen sanma yanılgısı içindeysek, acı çektirmemiz de kaçınılmaz bir durum.
Dünyanın bütün sabahlarını bitirmeden hayatımızı, aşklarımızı ve müziği hakettiği derinlikte ve incelikte yaşayalım; bunu beceremiyorsak kimseye kızmayalım.
Alıntı....